KİME OY VERECEKSİNİZ?

07 Temmuz 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8Sahnede olan Erdoğan ve İhsanoğlu değil. Hem İhnsanoğlu’nu hem de Erdoğan’ı aşan bir olgu var sahnede.

Çünkü her iki isim de, bir olguyu, tarafı ve düşünceyi temsil ediyor.

Bu nedenle tartışmamız gereken, isimlerden ziyade isimler üzerine tecessüm eden “taraf”lardır.

Recep Tayyip Erdoğan; eski devlet düzenin sonunu simgeliyor.

Halka rağmen (ama sözde, halk için) geliştirilen bütün siyasalın yerle bir olduğu yeni bir Türkiye’yi ima ediyor.

Devletin kâh 367’lerle, darbelerle, gece yarısı muhtıralarıyla, kâh 4.kuvvet medya ordusu ültimatomlarıyla, tank paletleri ve apoletsiz siyasetçi generalleriyle, “değişime ve değişene karşı” kendisini sürekli hatırlattığı kadim devletçi refleksin sonunu getirecek olan Erdoğan’dır.

Değişimi temsil eden Erdoğan’dır.

Cumhurbaşkanlığı makamı, halkın seçimler marifetiyle kendisini temsil etmesi için vekillerini gönderdiği TBMM’yi kontrol altında tutmak için kurulmuş bir makamdır.

Atatürk bu yüzden “Cumhurbaşkanı olduğum süre içinde her ikinize eşit muamele edeceğimden şüpheniz olmasın. Fakat bu iyi anlaşılmalı. Ben her iki taraftan da değilim, yahut tarafsız değilim. Ben bir tarafım” demiştir. Atatürk öldükten iki gün sonra askerlerin Cumhurbaşkanlığı makamına kendi istedikleri kişinin getirilmesi için siyasetçilere gözdağı vermesi, gerekirse darbe yapacağını söylemesi, 1.Ordu komutanı Fahrettin Altay başkanlığında toplanan generallerin “İnönü Cumhurbaşkanlığı olsun” diye muhtıra vermeleri, hatta bununla kalmayıp Cumhurbaşkanının seçileceği gün TBMM’nin izleyici bölümüne gelip milletvekillerine apoletlerini ve silahlarını göstermeleri bu yüzdendir.

Ali Fuat Başgil’in silah namluları gösterilerek tehdit edilmesi ve Cumhurbaşkanlığı makamına ezelden beri rejimin bekçiliğini yapan askerlerin seçilmesinin sebebi de budur.

Özal’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı esnasında ona karşı, kapalı kapılar ardında, 5 yıldızlı otel odalarında ve Encümen-i Daniş toplantılarında alınan çirkin kararların tamamı, Abdullah Gül aday olduğunda ortaya atılan bütün iddiaların, kara propagandaların ve 367 benzeri garabetlerin tamamı Cumhurbaşkanlığı makamının jakoben rejimin elinden gitmemesi ve millet iradesini kontrol altında tutmak için bahşedilmiş yetkilerin halkın eline geçmemesi içindir.

Atatürk’ten bu yana Cumhurbaşkanlığı makamı için verilen bütün mücadele, asıl itibariyle bir “egemenlik mücadelesi”dir.

Kayıtsız şartsız üstünler devletinin ve Kemalist rejimin egemenliğini isteyenler ile kayıtsız şartsız milletin egemenliğini isteyenlerin mücadelesinde başat simge daima “Çankaya” olmuştur.

Bugüne kadar Çankaya, hem fiziken hem de ruhen millete tepeden bakmıştır. Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nin Ankara’nın en tepe noktalarından birisi olan Çankaya’ya inşa edilmesinin sebebi belki de budur. Halkın tepesinde olmak..

İşte Erdoğan’ın adaylığı, bütün bu mücadele tarihinin tamamen değişmesini, rejimin emniyet sübabı olarak tasarlanmış, bunun için yetkilendirilmiş, 80 darbesinden sonra bizzat ihtilalciler tarafından halkın tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallansın diye yetkileri daha da arttırılmış Cumhurbaşkanlığı makamının halkın, yani “çevre”nin eline geçmesini ima ediyor.

Kurulduğundan bu yana, tarihinde ilk defa, 10 Ağustos seçimleriyle, Başkanlık makamı Cumhur’un olacak. Cumhur kendine Başkan seçecek.

Erdoğan’ın “cumhur”dan talep ettiği de “başkan” olmaktır. Cumhur’un Başkanı olmaktır.

İhsanoğlu ise buraya kadar anlatılanların tam karşı tarafını temsil ediyor.

Rejimin, statükonun ve eski Türkiye’nin bekçiliği görevi İhsanoğlu’na verildi.

Apoletli değil. Çünkü artık eski Türkiye’nin devamını apoletliler sağlayamıyor. Türkiye bu eşiği aştı. Bu nedenle, bekçilik “sivil” insanlar tarafından icra ediliyor.

Çoğu zaman “cübbeliler” marifetiyle rejim ayakta tutulmaya çalışılıyor. Değişime ve değişene karşı direniliyor.

İhsanoğlu’nun ismi açıklanmadan aylar önce Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nun “aday sivil olmalı, tarafsız olmalı” diye bağırmaları bir tesadüf değil.

“Tarafsız olmalı”dan kestedilen “devlet”ten yana taraf olmaktır aslında.

tarafsız”lığı savunanların tamamı bugüne kadar “devletin, rejimin, kurulu düzenin, statükonun tarafı” olmadı mı zaten? Cumhuriyet tarihi boyunca “tarafsız” diye halka yutturulan bütün isimler aslında bir “taraf” değil miydi zaten?

Tam da bu nedenlerden dolayı Ekmeleddin İhsanoğlu da “taraf”tır. Hatta “taraf” olsun diye aday gösterilmiştir.

Lafı uzatmaya gerek yok.

İhsanoğlu eski Türkiye’yi, Erdoğan yeni Türkiye’yi temsil ediyor.

İsimlere takılmayın. Önemli olan her iki ismin de temsil ettikleridir.

Siz Eski Türkiye’ye mi oy vereceksiniz? Yoksa yeni Türkiye’ye mi?

Kendi egemenliğinize mi oy vereceksiniz? Yoksa sizin adınıza bekçilik yaptığını iddia eden elitlerin egemenliğine mi oy vereceksiniz?

NOT: Sahnede 3 aday var. Onlardan birisi de Selahattin Demirtaş’tır.. Onunla ilgili bir şeyler yazmadım. Bu, onu görmezden geldiğim anlamına gelmez. Ancak Demirtaş ile ilgili analiz ve PR çalışmalarını Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve Cihangir Solcuları yapıyor zaten. Bizim yazı yazmamıza gerek yok.

Bayram Zilan

ESKİ TÜRKİYE’YE VEDA VİRAJLARI

23 Haziran 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8Yeni bir teste giriyoruz, kimin dava, kimin koltuk peşin olduğunu yakında göreceğiz. (…) AK Parti şahıslarla değil, tekrar ediyorum, ilkelerle, sınırları belli politikalarla, en önemlisi de dava şuuru ve hareket ahlakıyla var olan ve var olacak bir partidir. Bunu böyle bilmemiz lazım. ‘Partinin başına Ahmet gelmiş, Mehmet gelmiş’, bunun tartışmasını yapmak, davaya ve harekete karşı inanın büyük saygısızlıktır. (…) AK Parti, tek adam partisi değildir. AK Parti’nin kurulları var, kuralları var, mekanizmaları var. Bugüne kadar ne yaptıysak, genel başkandan sandık müşahidine kadar her kademedeki arkadaşımızın uyumuyla, koordinasyonuyla, kardeşlik anlayışı içinde birlikte hareket etmesiyle yaptık. Kim diyorsa ki ‘Ben olmazsam, dava olmaz’, o büyük bir kibrin, gururun içindedir. Kim diyorsa ki ‘Şu olmazsa, dava olmaz’, o da büyük bir yanlışın içindedir.”

Bu sözler dün Başbakan Erdoğan tarafından Ak Parti İstanbul İl Danışma Toplantısında sarf edildi. Erdoğan, kendisini bugünlere taşıyan şehre, İstanbul’a, İstanbul teşkilatına üstü kapalı veda etti. Kendisinden sonra partinin nasıl olacağının veya nasıl olması gerektiğinin çerçevesini çizdi. Ak Parti’nin şahıs partisi olmadığını, kurumsal bir parti olarak yoluna kaldığı yerden devam edeceğini söyledi.

Eski Türkiye’ye veda ediyoruz artık.

Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı (Başkanlık) seçimleri ve 2015 Genel seçimleri Eski Türkiye’ye veda etmek için geçmemiz gereken en kritik 2 virajı ima ediyor.

Resmi ideolojinin ve Kemalizm’in emniyet sübabı işlevini gören, devleti halka karşı korumak için icat edilmiş ve bu doğrultuda yetkilendirilmiş Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün bu kadim işlevi Ağustos 2014 itibariyle sona erecek. Halk ilk kez, kendisini devlete karşı koruyacak ve önceleyecek bir Cumhurbaşkanını “kendi seçip”, Köşke gönderecek. Bir başka deyişle Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde “söz artık milletin” olacak. Dolaysıyla Cumhurbaşkanlığı seçimleri, eski Türkiye’yi temsil eden seçkinler ile yeni Türkiye’yi temsil eden halkın egemenlik mücadelesinde en önemli viraj olma özelliğini taşıyor.

Erdoğan karşıtlığının çok geniş bir çerçeveye oturtulması girişimlerinin ve normal zamanda birbirlerini bir kaşık suda boğacak bütün antagonistlerin sırf Erdoğan köşke çıkmasın diye voltranı oluşturmasının sebebi de bu egemenlik mücadelesinde halkın son virajı geçmemesidir.

Öte yandan, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın kazanması zafer olarak kabul edilse bile bu, egemenlik mücadelesinin bittiği anlamına gelmeyecektir. Geriye, geçilmesi gereken önemli ve çok kritik bir viraj daha bulunmaktadır: 2015 Genel Seçimleri..

Zira, 2015 seçimleri sonrası kurulacak parlamento, 2.Cumhuriyetin kurucu parlamentosudur.

2015’te meclise girecek milletvekillerini, Eski Türkiye’yi temsil eden anayasayı ve halka karşı devleti korumak için kurulmuş kamu kurum ve kuruluşları kaldırma, yerine yeni Türkiye’nin yeni anayasasını ve halkı devlete karşı koruyacak kamu kurum ve kuruluşlarını ikame etmek gibi çok kutsal görevler bekliyor.

Barışa hazırlıksız yakalanmış ucube TMK kanunun yeniden düzenlenmesi, Çözüm Sürecinin önündeki yasal engellerin kaldırılması, vatandaşını tarif ve tasnif etmeyen, bu coğrafyada yaşayan bütün insanların kendisini 1.sınıf vatandaş kabul edip, “bu benim anayasam” dediği sivil, tarafsız ve bağımsız bir anayasanın yapılması ve iki partili bir başkanlık sistemine geçiş gibi Yeni Türkiye’nin temellerini oluşturacak bu önemli vazifeleri 2015 seçimleri sonrası 2.Cumhuriyetin Kurucu Meclisi ifa edecek.

Bu açıdan 2015 seçimlerinde dikkat edilmesi gereken en önemli husus; yeni Türkiye’nin kurulumu için gerekli olan yasaların TBMM’den geçmesi esnasında fire vermeyecek, milliyetçi refleksleri olmayan, demokratlığı tescilli kişilerin Milletvekili adayı gösterilmesini sağlayabilmek, böyle bir zemin hazırlayabilmektir.

Ağustos 2014 Cumhurbaşkanı Seçimleri ve 2015 Genel Seçimleri virajlarının kazasız geçilmesi;

1.Cumhuriyetin ve Eski Türkiye’nin sonu demektir.

Seçkinlerin egemenliğinden, kayıtsız şartsız millet egemenliğine geçmek demektir.

Ulusolcuların, Aydınlık, Sözcü ve Doğan Medya tayfasının, emekliliği geçmiş liberaller kıraathanesi T24’ün, noterden tasdikli muhaliflerin, obsesif-kompülsif Erdoğan hastalığı olanların, Pensilvanya’nın, Kemalistlerin, Cihangir çocuklarının, beyaz Türklerin, sermayenin, CHP’nin ve MHP’nin voltran oluşturma motivasyonu ve iştahı, Erdoğan’ın köşke çıkmasını engelleme düsturundan geliyor. Bu güruh Erdoğan’ın köşke çıkmasının ne anlama geldiğini çok iyi biliyor.

Mezkûr kirli ittifak, Erdoğan’ın köşke çıkmasını engelleyemese bile pes etmeyecek. 2015 seçimlerinde daha geniş tabanlı bir ittifak kurcak. CHP ve MHP, tıpkı yerel seçimlerde olduğu gibi birleşerek, ortak adaylar göstererek seçimlere girecek. CHP&MHP Koalisyon Hükümeti kurulması için herkes legal-illegal elindeki bütün (son) kartları açacak.

Şüphesiz bütün bu kirli senaryolar uygulamaya konulurken, demokratlar da boş durmayacak elbette.

Milletin sırtını kamburlaştıran 1.Cumhuriyetin ağır yükünü, milletin sırtından kaldırıp atmak için elimizden gelen çabayı ortaya koyacağız. Vesayet güçlerine karşı “demokrasi cephesi” oluşturup egemenlik mücadelesinde “halkın tarafında” olacağız.

Bu tarafgirlik, partililiği ve particiliği aşan bir tarafgirliktir.

Taraf olunacak olan halktır. Bunu yapmak, demokrasiden taraf olmak, iyiden yana tavır ve pozisyon almak, bu coğrafyada yaşayan mazlum halklara karşı boynumuzun borcudur.

Son iki virajdayız. Bütün demokratlar, haydi, sıvayın kollarınızı..

Sizin, vicdanınızdan başka kaybedecek neyiniz var?

Bayram Zilan

ÇATI DEĞİL “UYDU” ADAY

19 Haziran 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8Bir siyasi parti aynı anda hem Kemalist hem muhafazakâr, hem seküler hem İslamcı, hem sağcı hem solcu, hem milliyetçi hem sosyalist, hem statükocu hem ilerici olabilir mi? Veya “Abdullah” (Gül) ismine “fazla Arap kokuyor” diyen parti ile “Ekmeleddin” isimli birini aday yapan parti, aynı parti olabilir mi?

Dinci olduğu için babasını ülkeden kovanla, dinci olduğu için oğlunu ülkeye davet eden partinin aynı siyasi parti olduğunu söylerseniz kim inanır?

7 yıl önce Muhafazakâr olduğu için 367 saçmalığı ile Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını engelleyen akıl ile 7 yıl sonra Muhafazakâr olduğu için Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı yapan aklın aynı akıl olması fazla tuhaf değil mi?

90 yıl boyunca dini, baskı ve kontrol altına almış, halka seküler yaşam biçimini dayatmış, İslam ile arasına mesafe koymuş, Kur’an kurslarını yasaklamış, İmam Hatip okullarını kapatmış, ezanı Türkçeleştirmiş bir gelenek ile 90 yıl sonra Kur’anı ve Arapçayı çok iyi bilen, İslam ile arasında hiç bir mesafe olmayan hatta isminin anlamı “dinin olgunluğu, dinin olgunlaştırdığı adam” olan birini aday yapan geleneğin siyasal kodları farklı mı?

Soruları çoğaltmak mümkün. Ontolojik bir paradokstan söz ediyoruz.

Varlığını inkâr eden, geçmişini yok sayan, bugüne kadar üzerine inşa olduğu temeli dinamitleyen, şizofrenik bir paradoks bu. Aynı durum MHP için de geçerli. MHP de 60-70’li yıllardan beri kan davalı olduğu sol ile flört etmekte hiçbir beis görmüyor.

Niccolo Machiavelli eğer bugün yaşasaydı, CHP ve MHP’nin eline su dökemezdi. Ömrü, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nu görmeye yetseydi, teorisinin adını Bahçelivelizm veya Kılıçdarvelizm şeklinde değiştirirdi.

Oportünizm, Pragmatizm, Makyavelizm… Bunların hepsi halt etmiş. Nur topu gibi milli bir “BahçeliKılıçdarizm”imiz var artık.

Antagonizmaların (siyasal hasımlar) iktidarı ele geçirmek için agonistleşerek (siyasal hısımlar) birbirine eklemlenmesini teorize eden ve iki ay önce hayatını kaybeden “Radikal Demokrasi” kuramcısı post-marksist Chantal Mouffe, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nun, antagonist yapılarını bozmadan (agonistleşmeden, ehlileşmeden, birbirlerine olan tahammülsüzlükleri devam ediyorken) birbirlerine eklemlenip Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterdikleri için eminim kemikleri sızlıyordur. (CHP ve MHP’de gerçek bir değişim ve ehlileşme olsaydı, Kürt Siyasi Hareketi de onlar için hısım olurdu ve/ya HDP’yi bu denklemin dışında tutmazlardı, aynı şekilde HDP de kendisini onlar karşısında bir “yabancı” gibi hissetmezdi)

Tuhaflıklar bunlarla da sınırlı değil.

Düşünsenize, her iki siyasi parti de, kendi liderlerini Cumhurbaşkanlığı adaylığı için yetersiz görüyor ama parti Genel Başkanlığı için yeterli görüyor.

Öteki mahalledeki muhafazakârların oy pastasından bir dilim kapabilmek için aday gösterdikleri kişiyi, bırakın öteki mahalleye tanıtmayı, daha kendi mahallelerine tanıtmaya, kendi tabanlarını ikna etmeye çalışıyorlar.

CHP, kendi laik mahallesini ikna etmek için İhsanoğlu’nun muhafazakâr, dinci tarafını saklayıp, Atatürkçü, seküler, modern(?) tarafını göstermeye çalışıyor. “Bakın eşi de açık, operaya bile gidiyor” gibi argümanlarla tanıtım ve PR çalışmaları yapıyor. MHP ise İhsanoğlu’nun milliyetçi, Türk-çü tarafını ön planda tutmaya çalışıyor.

Bütün bunlar, aslında Türkiye siyasetinin adım adım iki partili sisteme geçişini de ima ediyor.

Tabi buraya kadar anlatılanlar, icebergin görünen kısmındaki “Çatı Adayı” semptomlarıydı.

Ancak, parçanın özünü ihtiva eden icebergin görünmeyen kısmında ise bir “Uydu Aday” profili mevcut.

Her ne kadar adayın uzun uğraşlar, müzakereler ve karşılıklı gelip gitmeler sonucunda belirlendiği söylense de, sürecin arka planında bir “üst aklın” başından beri devrede olduğu, adayın bizzat bu “üst akıl” tarafından belirlenip CHP ve MHP’ye empoze edildiği görülüyor.

Bu tezi kuvvetlendiren en önemli delil, Aydın Doğan’ın 2011 Ağustos’unda, Cidde’de İhsanoğlu’na Cumhurbaşkanlığı teklifi yapması, daha sonra İhsanoğlu’nun kitabını basması ve mazkur kitabın tanıtımında ön saflarda Aydın Doğan ve şürekâsının yer almasıdır.

Öte yandan İhsanoğlu’nun 2011’den sonra Ak Parti ile yollarını ayırması, Mısır darbesine “darbe” d(iy)ememesi, darbecileri kınamaması ve katliamlara seyirci kalması, o günden beri stratejik olarak Ak Parti karşıtı pozisyonda konumlandığı ve Cumhurbaşkanlığı adaylığına hazırlandığı izlenimi doğuruyor.

Esasen buradaki temel mesele, “Cumhurbaşkanlığı makamını ve bu makamın geniş yetkilerini Erdoğan’a teslim etmeme” meselesidir.

Çünkü Erdoğan’ın köşke çıkması, aynı zamanda, 1.cumhuriyet parantezinin kapanması ve 1.Cumhuriyet rejiminin çökmesi anlamına geliyor. Batı Politbürosu, henüz şimdi, rejim ve sistem tam değişmemişken bile Erdoğan’a ve onun temsil ettiği kitleye hükmedemiyorken, Erdoğan’ın köşke çıkması halinde, bundan böyle asla hükmedemeyeceğini ve Türkiye’nin elden gideceğini çok iyi biliyor.

Tam da bu noktada Ekmeleddin İhsanoğlu ismi önem kazanıyor.

Erdoğan’ı Gezi’de, Okmeydanı’nda, 17-15 Aralık’ta, Hatay’da, Lice’de vuramayan ulusal ve uluslar arası güçler, son çare olarak onu, kendi mahallesiyle, temsil ettiği sosyolojiyle vurmayı deniyor.

Ne var ki, bugüne kadar evdeki hesap çarşıya uymadı. Üstad Sezai Karakoç’un deyimiyle ne yaptıysalar boşa çıktı, göklerden gelen karar, hep “yola devam” dedi. 11 Ağustos’ta da tarihin tekerrür edeceğinden şüphem yok. Aksine CHP ve MHP’nin bu pragmatist ve oportünist siyaseti Türkiye’nin “İki Partili Başkanlık Sistemi”ne geçişini daha da hızlandıracak. Ve bu, aynı zamanda her iki partinin de sonunu getirecek.

Kendi mezarlarını kazıyorlar, farkında değiller.. 

Bayram Zilan

AK PARTİ OLAĞANÜSTÜ KONGREYE GİTMELİ (Mİ?)

11 Nisan 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8“Maddeyi (3 dönem kuralı, BZ) o zaman taslak hazırladığımız tüzüğe yazan benim. Ben yazdım, getirdim. Aylarca uğraştık üzerinde. Sonra da madde madde okuduk müzakere ettik. Sonunda tüzük komisyonu bizim hazırladığımız taslağı kabul etti. Kimsenin itirazı olmadı” Bu sözler Ak Parti`nin kuruluş sürecinde parti tüzüğünü ilk kaleme alan ve “3 dönem yasağı”nın mucidi olan Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’ya ait. Cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle bugün tekrar gündemimizde gelen 132. maddenin 11 yıl önce tüzüğe konuluşunun öyküsü bu.

Ne var ki bu kısa öykü, bugünü ‘yeniden’ anlamamıza yetmiyor. Dolaysıyla 3 dönem kuralının Ak Parti tüzüğüne girme sebeplerini, dönemin koşullarını tekrar hatırlamakta, hafıza tazelemekte fayda var.

Cumhuriyet’in kurtarıcı Başsavcısı Vural Savaş’ın açtığı kapatma davası neticesinde Fazilet Partisi, 22 Nisan 2001’de kapatılmıştı. Ardından da Saadet Partisi kurulmuştu. Tam bu sırada ‘gelenekçiler’ ile ‘yenilikçiler’ arasında bir mücadele başlamış, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği ‘yenilikçi’ kanat Saadet Partisi’nde bazı politika değişikliklerine gidilmesini, gençlere alan açılmasını, yani siyaset kurumunun ‘gençleşmesini’ savunmuştu. Buna karşın, Rahmetli Erbakan, Recai Kutan, Fehim Adak, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal’ın başını çektiği (bu isimlerden başka en fazla 2 ya da 3 kişi daha vardır) ‘gelenekçi’ kanat eski(miş) politikaların değiştirilmesine müsaade edilmeyeceğini söylemiş, daha da ileri giderek yenilikçi kanatta yer alan gençlerin alanını daraltmaya çalışmıştı.

İşte Ak Parti’nin kurulmasına neden olan en önemli nokta burasıdır. Yenilikçi kanadın hem fikirsel hem de fiziksel olarak ‘genç’ olması ve dolaysıyla kendisine yer bulamaması Türkiye siyasetine Ak Parti adlı bir partinin doğmasına sebep olmuştur.

“3 dönem kuralı” da tam bu noktada karşımıza çıkmıştır. Zira Ak Parti’yi kuran kadrolar, Ak Parti’yi kurduran kadroların yaptığı hataya düşmek istememiş ve siyasetin ‘genç’ kalması için ilk iş olarak parti tüzüğüne ‘3 dönem kuralını’ koymuştur.

Buraya kadar anlattıklarımızı 2014 Türkiye koşullarından bağımsız olarak, zaman tüneline girip 13 yıl geriye giderek, o günkü koşullarda değerlendirdiğinizde tüzüğe giren kural son derece rasyonel gözükmekte ve söz konusu kurala itiraz edilecek hiçbir şey bulunmamaktadır.

Peki, 2001 koşullarında, ‘olması gereken bir kural’ın 2014’te de olması gerekiyor mu?

O günkü koşullar ile bugünkü koşullar arasında, siyaseten bir benzerlik mevcut mudur?

Ak Parti kadroları, Ak Parti’nin kurulmasına neden olan ‘gençlere yer verilmemesi’ kuralını mı işletmektedir?

Yani gençler Ak Parti’de yer mi bulamamaktadır?

Ak Parti’de siyaset yöntemi, kır saçlılar tarafından mı belirlenmektedir?

Ak Parti politikaları kendini yenilememekte midir?

Ak Parti’de, geçmişe takılıp kalan bir siyaset anlayışı mı hâkimdir?

2002’den bu yana yapılan bütün seçimlerden çıkan sonuçlar, sorduğumuz soruların cevabının koca bir ‘hayır’ olduğunu göstermektedir.

Eğer yukarıdaki çizdiğimiz tablo gerçek olsaydı, yani Ak Parti’de gençler kendisine yer bulamasaydı, siyaset yöntemi kır saçlılar tarafından belirlenseydi, Ak Parti, politikalarını yenilemeseydi ve geçmişe takılıp kalsaydı her seçimden güçlenerek çıkmazdı.

Hal böyleyken ‘3 dönem kuralında’ ısrar neden?

Ak Parti’yi doğuran sebeplerden çıkan bir sonuç, bir başka partinin doğmasına da sebep mi olsun isteniyor?

Ak Parti teşkilatı, Yeni Türkiye’nin altına dinamit yerleştiren çok-uluslu güçlerin her geçen gün performansını arttırdığı, gün aşırı TAPE’ler, montaj kasetler yayınlayarak siyaseti dizayn etmeye çalışanların var olduğu, kendi içine kapanmış 90’lar Türkiye’sine tekrar geri dönmesinin arzulandığı ve bu ülkenin Mazlumlarının, Başörtülülerin, Kürtlerin, Türklerin, Müslümanların ezcümle Cumhuriyet modernleşmesinde mağdur edilmiş bütün ‘ötekiler’in kazanımlarının kaybedilmesinin istendiği bir konjonktürde Recep Tayyip Erdoğan’a neden ‘dur gitme’ demiyor?

Neden 81 il teşkilatının tamamı birlik olup güçlü bir şekilde ‘Sayın Başbakanımız, 1 dönem daha başımızda durun, henüz savaş bitmedi, komutanlar savaşı yarıda bırakıp gitmezler’ demiyor?

Neden “AYM’nin bile kervana katıldığı ‘kutsal ittifak’a karşı bizi kime bırakıyorsunuz” demiyor?

‘3 dönem kuralı’na Anayasa’nın ilk 3 maddesi muamelesi çekmek ne kadar doğru?

Sizi bilmem ama ben buradan haykırıyorum.

3 dönem kuralı kalkmalıdır. Erdoğan, 1 dönem daha Başbakanlık yapmalıdır.

Köşke, “2.Cumhuriyet’in 1. Kurucu Başkanı” olarak çıkmalıdır.

Tarihin altın sayfaları ardına kadar açıktır..

Bayram Zilan

Dünya Demokrasi Hareketi

Genel Başkanı

BDP; Türkiye’deki muhalefet boşluğunu doldurabilir mi?

07 Nisan 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8

Bir önceki yazımızda; Ak Parti’nin, temsil ettiği Yeni Türkiye koalisyonunu konsolide etmeyi başardığını, diğer partilerin ise iktidardan farklı bir politika ile değil, iktidara karşı bir politika ile var olmaya çalıştığını, bu yönelimin doğal olarak “Ak Parti ve diğerleri” sonucunu doğurduğunu, ancak diğer partilerin kitle partisi olmayı başaramadığından ‘gayri memnun’ bir taban meydana geldiğini ve bu gayri-memnunların kendisini zaman zaman sokağa atmak zorunda kaldığını söylemiş, BDP’yi bu denklemin dışında tutmuştuk.

Yazıyı, “Geldiğimiz noktada Ak Parti’nin karşısında ‘diğerlerinin tamamını’ temsil edebilecek güçlü bir muhalefet partisi ihtiyacı giderek kendisini daha fazla hissettirmektedir” tespitini yaptıktan sonra, “Peki, bu ihtiyacı mevcut siyasal partilerden herhangi birisi karşılayabilir mi”? sorusuyla bitirmiştik.

Başlıktan da anlaşılacağı üzere, Türkiye’deki muhalefet boşluğunun BDP tarafından doldurulup doldurulamayacağını, BDP’nin kitle partisi olma şansının bulunup bulunmadığını tartışacağız.

Şüphesiz Türkiye’deki çatışmasızlık ortamı, silahların yerine sözlerin konuşması ve 14 aydır hiçbir cenazenin olmaması siyaseti normalleştirirken, Türkiye siyasi yelpazesinde de kaymalar meydana getiriyor. (etnik) Milliyetçilik, toplumdaki karşılığını gün geçtikçe yitiriyor.

Çatışmanın olmadığı ve kanın dökülmediği bir düzlemde, milliyetçilik söylemi üzerinden var olabilmek zordur. Toplumlar, kendisine veya kendisi gibi olana karşı bir tehdidin var olduğunu hissettiğinde kendisi gibi olana sığınır. Bu toplumsal bir içgüdüdür. Ancak bu tehdidin hissedilmesine neden olan çatışma ortamının bitmesiyle ‘kabuğuna çekilme, gardını alma ve kendisi gibilerle birleşerek korunma hali’ yerini ‘diğerlerine dokunma, onlarla temasa geçme hali’ne bırakır.

Diğer taraftan çözüm sürecinin yarattığı iyimser hava, BDP’nin süreç içerisindeki pozitif tutumu, bütün tahrik ve kışkırtmalara rağmen tabanını sokaktan koruması, vakur ve kararlı bir tutum sergilemesi, Türkiye toplumunun dikkatinden kaçmamıştır.

Her ne kadar 30 Mart yerel seçimlerinde çıkan tabloya göre BDP’nin HDP ile Türkiye Partisi olma denemesi başarısızlıkla sonuçlandığı söylense de, bu hususta kesin bir karar vermek için henüz çok erkendir. Ayrıca son seçimler HDP’nin test edilmesi için sağlıklı ve tarafsız bir zemin sağlamamıştır. Zira HDP’nin yarışa girdiği birçok ilde Ak Parti karşısında kutsal ittifaklar söz konusu olmuş ve seçmenler bulundukları ilde Ak Parti karşısındaki en güçlü adayı destekleme eğilimine girmiştir.

Görünen o ki, Türkiye halkı, daha fazla demokrasi vadeden, sivil siyaseti temsil eden, gerginlik ve şiddet söylemi üzerinden değil, kuşatıcı, yatıştırıcı ve birleştirici bir dille istikrar vadeden partileri desteklemektedir. Bunun yanı sıra silahları susturup, bugün yaşayan gençlerin yarın da yaşayabilmesinin zeminini oluşturan partileri de çok net takip etmekte ve bu davranışları hafızasına not etmektir.

Bütün bunlar BDP’ye büyük avantajlar sağlamaktadır. Eğer BDP, Kürt Partisi algısını kırabilir, etnik temelli söylemlerini bir kenara bırakır, yeni bir dil geliştirebilirse Türkiye’deki muhalefet boşluğunu doldurabilecek en güçlü parti olur. Her ne kadar Demirtaş ve kurmayları BDP’nin barajlardan nükleer santrallere, çevreden hayvan haklarına kadar yeni sürüm hareketlerle işbirliği yaptığını, sadece Kürtlerin değil, diğer toplum kesimlerinin haklarını da savunduklarını dile getirse de, bu politikalar Türkiye halkının algısı ve hafızasında kendisine bir yer edinememiştir.

Unutulmamalıdır ki, Kürt meselesi bugüne kadar vesayet(çiler)in yaşam kaynağı olmuştur. Ancak aynı mesele bugün artık demokrasi, eşitlik ve adaletin tesis edilmesine yaşam kaynaklığı yapmaktadır.

Son tahlilde çözüm süreci, demokratikleşme hamleleri, sivil anayasa, Başkanlık Sistemi, farklı toplum kesimlerinin özgürlük ve eşitlik talepleri gibi hususlar BDP’ye kitleselleşmek ve ana muhalefet partisi olmak yolunda çok büyük alan açmakta, ardına kadar bir kapı aralamaktadır.

Yasama organı olan TBMM’deki aritmetik ortalama da BDP’nin elini güçlendirmektedir.

BDP, eşitlik, adalet ve demokrasi temelinde Yeni bir Türkiye’nin kurulumundaki en kilit parti konumundadır. Eğer BDP, bu kuruluma destek verir, ‘eski Türkiyecilere’ karşı mevcut siyasal iktidarla Yeni Türkiye’nin yanında yer alırsa, yukarda sözünü ettiğimiz Türkiye’nin kadim ihtiyaçlarını karşılarsa ve dil ve söylem değişikliğine giderse, hem en büyük muhalefet partisi, hem iktidar olmaya aday en büyük parti, hem de ilerleyen yıllarda kurulacak iki partili Başkanlık Sisteminde iki partiden birisi olur.

BDP, doğal olarak gelişen bu tarihi fırsatı değerlendirecek mi, yoksa önüne kadar gelen bu fırsatı elinin tersiyle iterek bölge partisi olmaya devam mı edecek, bunu ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz.

Bayram Zilan

Dünya Demokrasi Hareketi

Genel Başkanı

BAŞBAKAN ERDOĞAN’A AÇIK MEKTUP

17 Şubat 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8“Beyaz Toroslar”ın her gün en az 10 kişiyi kaçırıp infaz ettiği bir coğrafyada doğdum. Diyarbakır Polis Okulu arkasındaki evimizde her gece işkence edilen insanların çığlıklarına şehadet etmenin ağır yüküyle uykusuzluklara daldım. Anayasa kitapçıklarının havada kalış süresine göre borsanın değer kaybettiği, kimliğin ve inancın gizlendiği, askerlerin gün aşırı “azim ve kararlılıkla” siyaseti dizayn ettiği, medya patronlarının başbakanlara Alo Mesut-Alo Çiller hatlarıyla talimat verdiği zamanların çocuğuyum ben.

Kimliğimin ve inancımın farkına vardığımdan beri, içimde beslediğim özgürlük çığlıklarını ilk kez sizin döneminizde haykırabildim. Külli İrade’nin takdir ettiği Kürtlüğümü sakladığım kuytulardan ilk kez çıkardım. Omurgamı oluşturan İmam-Hatipliliğimi korkmadan, cesurca ilk kez söyledim. Özgürlüğün tebessümünü başörtülü annemin, eşimin ve kız kardeşimin yüzünde ilk kez gördüm.

Kendi coğrafyasında barışı, uzak coğrafyalarda vicdanı, dünya coğrafyasında adaleti arayan, gözlerini kan ve gözyaşları gölgesinde açan “savaş dönemi çocuğuyum” ben.

Barışın bu topraklarda da yeşerebileceğine, babaların evlatlarını toprağa gömmesinin makûs bir talih olmadığına, aynı medeniyetin, aynı coğrafyanın, aynı inancın çocuklarının birlikte yaşam için kenetlenebileceğine ilk defa şehadet ettim.

Askeri kışlasında, siyaseti TBMM’de, gençleri annelerinin bağrında, ekonomiyi rutin içinde, ülkeyi olması gereken itibarda ilk kez gördüm.

‘Yeni Türkiye’nin bir hayal olmadığına ilk kez inandım. Bu inancı iliklerime kadar hissettim ve bütün gençliğimi bu ideali gerçekleştirmeye adadım.

Şimdi bütün bu kazanımları bizden geri almaya yemin etmiş adanmış ruhlar var karşımızda.

40 yıldır kendileri için ördükleri hırkayı, 13 yıldır tüm Türkiyeliler için örülen hırkaya tercih eden, kendi bedenlerine göre ördükleri tek tip hırkayı, bu ülkenin bütün farklı bedenlilerine zorla giydirmeye and içmiş bir yapı var karşımızda.

Kendi coğrafyamıza getirdiğimiz barışı, uzak coğrafyalara götürdüğümüz vicdanı, dünya coğrafyasına hatırlatmaya çalıştığımız adaleti istemiyorlar.

Gözlerini kan ve gözyaşlarının gölgesinde açan savaş dönemi çocuklarının barış özlemini kursaklarında bırakmak istiyorlar.

Evlatların babalarını değil, babaların evlatlarını tekrar gömmesini istiyorlar.

Askeri kışladan, siyaseti TBMM’den, gençleri annelerinin bağrından çıkartmak istiyorlar.

Alo Fatih’i gözlerimize sokuyorlar, Alo Mesut-Alo Çiller’i gözlerimizden ve hafızamızdan kaçırıyorlar.

Kimliğimizi ve İnancımızı 90’larda kalplerimizde açtığımız en kuytu yere geri koymamızı istiyorlar.

Evet doğrudur siz, sizden öncekilere benzemeyeceğinizi, koltuklara yapışmayacağınızı söylediniz.

Evet doğrudur siz, “Oğuzhan”ların, “Adak”ların siyaseti yaşlandırmasına itiraz ettiniz.

Ak Parti’yi kurarken “3 dönem kuralımız var” dediniz.

Bütün bunlar doğru.

O gün bu çıkışınız, bu söyleminiz ve bu kuralınız anlaşılabilirdi.

Peki bugün?

Türkiye’ye, Türkiyelilere ve Yeni Türkiye’ye yapılan çok uluslu saldırılar artan bir hızla devam ederken?

Ülkeyi 90’lardan daha beter hale getirmek için and içmiş antagonistlerin kirli koalisyonu ortadayken?

Paralel bir devlet inşa etmek için 40 yıldır ilmik ilmik çalıştığı ifşa olmuş bir yapı varken?

Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, demokratların, gençlerin, başörtülülerin ezcümle liman önlerinden dönen işsiz, hamal bütün mağdur, mazlum ve ötekilerin özgürlük çığlıkları kulaklarınızdayken?

Önceden verilmiş bir sözüm var, yapamam mı diyeceksiniz?

3 dönem kuralını biz koyduk artık geri dönemeyiz mi diyeceksiniz?

Savaşın en ateşli evresinde, mücadelenin tam orta yerinde bir komutan mücadeleyi bırakıp gider mi?

Ahmet Yasin’in duasını hatırlayın:

Bizler direndik, ileri atıldık ve kaçmadık..

Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız ve gençlerimiz ölecek!

Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!

Bizden teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz.

Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!

Dilerseniz bize acıyarak ölümüzü izleyin! Temennimiz, Allah’ın savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız!

Allah aşkına; bari aleyhimize olmayın! Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkaları!

Allah’ım! Sana şikayette bulunuyorum.. sana şikayette bulunuyorum.. Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı sana şikâyet ediyorum. Sen mustazafların rabbisin Sen bizim rabbimizsin. Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?

Allah’ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına, sana şikâyette bulunuyorum. Sana şikâyette bulunuyorum. Gücümüz dağıldı.. birliğimiz bozuldu.. yollarımız ayrıldı.. Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikâyet ediyoruz.

Siz bırakıp gittikten sonra, buna benzer bir duayı da Türkiye halkı mı yapsın istiyorsunuz?

Bizi kime bırakıyorsunuz?

Bize cehennem olacak uzaklara mı?

Veya düşmana mı?

Komutanlar, savaş bitmeden gitmezler.

Siz de gitmeyin..

Yalın ayaklı ümmeti bırakıp gitmeyin..

Bayram Zilan

Dünya Demokrasi Hareketi

Genel Başkanı


TAYYİP ERDOĞAN SADECE TAYYİP ERDOĞAN MIDIR?

29 Ocak 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8 “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.” Edward N. Lorenz “Kelebek Etkisi” teorisini bu örnekle açıklar. Maddi olarak ifade edilen bu etkinin şüphesiz manevi boyutu da vardır. Yeryüzünün herhangi bir yerinde yaptığınız bir dua, iyilik/kötülük dünyanın öbür ucunda yaşayan insanları etkileyebilir. Evrendeki bütün olaylar birbiriyle bağlantılıdır.

Dinler, mezhepler, cemaatler, siyasalar, yaşam, ölüm, mücadele… her değişim, her son veya her başlangıç aynı evrenin parçaları olmakla birlikte, büyüklük/küçüklük ölçeklerine bakılmaksızın evrenin tamamını etkileme potansiyeline sahiptir. Bir sineğin ölümü, bir filin doğumundan daha etkisiz değildir.

Fukuyama, “Tarihin Sonu”nu bekleyedursun, dünyanın son yüzyılı din savaşı üzerinden devam ederken, demokrasi, insan hakları, eşitlik, hak ve hürriyet gibi evrensel? normları derinden sarsıyor.

Kapitalizmin sosyalizmle mücadelesi, coğrafyalardan, özel alanlardan ve demografik yapılardan bağımsız olarak “alan hâkimiyeti” üzerinden yapıldı.

Kapitalizmin sosyalizme ait bir ölçek alanı işgal etmesi, daraltması veya yok etmesi, sosyalizmin dünya üzerinde kapsadığı alanı daraltırken, kapitalizmin alanını bir ölçek genişletti.

Giderek artan düzeyde son yüzyılın çatışma çekirdeğini ‘din’ oluşturmaktadır. Stratejilerin, algı ve toplum mühendisliklerinin merkezinde ‘İslam dini’ vardır.

İslam’ın kaybettiği alan, mevzi ve kalelerin yerine ikame edilecek olanın pek önemi yoktur.

Önemli olan İslam’ın alanını daraltmaktır. Veya İslam’ı kontrol edilebilir bir seviyede tutmaktır. Nitekim söz konusu İslam ve Müslümanlar olunca “Batı”nın demokrasi, insan hakları, eşitlik, adalet gibi bütün evrensel değerleri oracıkta son bulmaktadır.

Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi, Mısır ve Suriye’deki karışıkların temel motivasyonu da İslam’ın alanını daraltmaktır. Bu nedenle İslam coğrafyasındaki yönetimlerin, iktidarların ve seçimlerin önemi yoktur.

Dolaysıyla, Tahrir’in Ankara’dan, Şam’ın Beyrut’tan, Saray Bosna’nın Tahran’dan bir farkı yoktur. Arakan’da olan Keşmir’i, İslamabad’da olan Kudüs’ü etkiler.

Ortadoğu’da ve Türkiye’de vuku bulan operasyonları da bu minvalde değerlendirmek gerekir. Bu açıdan Tayyip Erdoğan’ın sadece Tayyip Erdoğan olarak görülmesi Müslümanlar için ‘eksik bir tanımlama’ olur.

Erdoğan aynı zamanda bir Mursi’dir. Erdoğansız bir Türkiye, Mursi’siz bir Mısır’a tekabül eder.

Müslümanların öncelikli gayesi de Erdoğan’ın temsil ettiği değerler manzumesini korumaktır. Çünkü eğer bugün Erdoğan’ın alaşağı edilmesi engellenemezse yarın Mursi’nin bir daha geri dönemeyecek şekilde yok edilmesi de engellenemeyecek, İslam’ın kapsadığı alan daralacak (ki faillerin hedefi de budur) ve emperyalizm bu coğrafyaya ilmik ilmik işlenerek kendini İslam’ın yerine ikame edecektir.

Müslümanların, yaşanan hercümercin altında yatan nedeni iyi tahlil etmesi, meselenin Erdoğan’ı aşan bir düzeyde olduğunu kavraması ve buna göre pozisyon alması oldukça elzemdir.

Batı’nın Ortadoğu’ya ihraç ettiği ‘demokrasi’ ihraç fazlası, defolu ‘demokrasi’dir.  Batı kendisinden ve kendisi gibi olandan başka hiç kimseye ‘demokrat’ değildir. Müslüman dünyasının bunu da idrak etmesi, bu ikiyüzlülüğü sorgulaması ve kendi evrensel değerlerini, normlarını, İslam’ın eşitlik, adalet, ahlak ve vicdan ilkeleri doğrultusunda yeniden inşa etmelidir.

İslam, Batı’nın bütün evrensel insan hakları ilkelerini kapsayacak, geliştirecek,  daha modernini ve adaletlisini inşa edecek düzeydedir. İslam ülkelerinin tarihi, birikim ve tecrübesi Batı’nın defolu demokrasisini elinin tersiyle itip, yerine yeni bir demokrasi modelini geliştirebilecek derinliktedir.

Türkiye’deki operasyonlara, Kafkaslar, Ortadoğu, Asya ve Afrika’daki İslam ülkelerinde yaşanan hadiselere kadrajı genişleterek bakarsanız, okyanus ötesinden veya Big Ben’den uzanmış ‘görünmez el’i fark edebilirsiniz.

Sizin çırpacağınız her kanat, sadece Ankara’yı değil, Şam, Beyrut, Saraybosna, Tahran, Arakan, Keşmir, İslamabad ve Kudüs’ü de etkileyecek.

Unutmayın ki Tayyip Erdoğan sadece Tayyip Erdoğan değildir.

Tayyip Erdoğan bir kaledir. Mursi, Humeyni, Malcolm, Rachel Corrie, Aliya, Abdulkadir Molla gibi bir ‘kale’dir.

Türkiye halkı bu kaleye sadece kendisi için değil, ümmet için sahip çıkmalıdır.

Bayram ZİLAN

Dünya Demokrasi Hareketi

Genel Başkanı


YENİ TÜRKİYE’NİN YENİLEN(E)MEYEN MEDYASI

20 Ocak 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8“Biz bu ülkede bir kısım basın kuruluşlarının, demokrasiyi rafa kaldırma operasyonlarında nasıl görevler yüklendiğini çok iyi biliyoruz, çok iyi hatırlıyoruz. 1960′ın hemen öncesinde ülkede kaos oluşturmak, toplumu kışkırtmak, müdahaleye zemin hazırlamak için gazetecilerin ve yayın kuruluşlarının nasıl vazife yüklendiklerini ya da durumdan nasıl vazife çıkardıklarını biliyoruz. Aynı şekilde, 28 Şubat sürecinde manşetlerin nerelerde hazırlandığını, nasıl ısmarlama manşetler atıldığını, köşe yazarlarının ellerine nasıl ısmarlama konular verildiğini de çok iyi biliyoruz”

Başbakan Erdoğan’ın sarf ettiği bu sözler şüphesiz Türkiye halkının medya ile ilgili ortak bir hafızasına tekabül ediyor.

O hafıza 27 Mayıs 1960 darbesi öncesinden 17 Aralık 2013 operasyonu sonrasına kadar hiç değişmeyen bir hafıza. 

1960 darbesinden 5 yıl önce, normalde 20.000 baskısı olan İstanbul Ekspres Gazetesi 6 Eylül 1955’te “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle 290.000 adet basılarak İstanbul halkını galeyana getirmek için kullanılmıştı. 1960 darbesinin hemen akabinde Cumhuriyet Gazetesi: “Kahraman Türk ordusu bütün memlekette sabaha karşı idareyi ele aldı” Hürriyet Gazetesi: “Türk ordusu vazife başında, Silahlı Kuvvetlerimiz bütün yurtta idareyi fiilen ele aldı” Akşam Gazetesi: “demokrasiyi tesis için iktidar deviren ilk ordu: Türk ordusu” manşetiyle baskıya girmiş, gazeteyle beraber bir ‘kına’ dağıtmadıkları kalmıştı.

1971 darbesinden yaklaşık 1 ay önce, 15 Şubat 1971′de kaçırılan Amerikalı bir çavuşla ilgili haberi Hürriyet gazetesi 16 Şubat 1971 tarihli baskısında, “Tabanca, molotofkokteyli, dinamit, banka soygunları” “Nihayet Adam da Kaçırdılar” başlıklarıyla manşetten duyurmuş, ilgili haber hakkında, “Meçhul eller tarafından süratle kargaşalığa sürüklenen Türkiye’deki olaylar zincirine dün yeni bir halka daha eklenmiştir” şeklinde haberler yaparak 1971 darbesine psikolojik zemin hazırlamıştı.

Medyadaki bu ‘kadim misyon’un 12 Eylül 1980 darbesinde de devam ettiğini görüyoruz.

Darbeden yaklaşık iki ay önce 7 Temmuz 1980’de yine Hürriyet Gazetesi: “Halk endişeli Çorum’da bu iş durmaz” iki ay sonra, 7 Eylül 1980’de “Bayramın kanlı bilançosu: 20 ölü Sağ kalmak zorlaştı” “Dün Malatya bugün Sivas yarın başka şehir” “Kaç kişinin nerede nasıl can vereceğini bilemez olduk” “Ölen ölene vuran vurana” “Anarşi kol gezmiyor hayula olup karşımıza dikiliyor” başlıklarıyla Türkiye toplumunu ‘bir kurtarıcıya (orduya) ihtiyacı olduğu’ hususunda ikna etmeye çalışmıştı.

Nitekim darbeden 1 gün sonra 13 Eylül 1980 sabahı Tercüman Gazetesi: “Ordu mecbur kaldı” Günaydın Gazetesi “Amaç demokrasiyi rayına oturtmak!” manşetleriyle kamuoyunu darbenin meşruluğu konusunda ikna etme çalışmışlardı.

Darbe ve Medya ilişkisinin belki de en çok gün yüzüne çıktığı 28 Şubat postmodern darbesini “Medya Darbesi” şeklinde nitelendirmek bile mümkün.

1995 seçimlerinde en çok oyu alan Refah Partisi ile DYP bir koalisyon hükümeti kurmuş, bu hükümet daha ilk ayında manipülatif haberler ve dezenformatif manşetlerle devrilmeye çalışılmıştı.

Ali Kalkancı, Fadime Şahin ve Müslüm Gündüz gibi disposable figüranlar kullanılarak iktidarın irticayı hortlattığı haberleriyle Türkiye’nin şeriat tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı yalanına başvurulmuştu.

Dönemin gazetelerinden Sabah, 10 Aralık 1996’da: “Rektörler Endişeli”, 29 Aralık 1996’da Hürriyet: “Polis tarafından yapılan baskında Müslüm Gündüz’ün bir kadınla yarı çıplak vaziyette çekilen görüntüleri verilerek böyle basıldı”  2 Şubat 1997’de Sabah: (Sincan’daki Kudüs gecesi için) “Bu ne rezalet”, 12 Haziran 1997’de Hürriyet: “Gerekirse silah bile kullanırız!”,  3 Mart 1997’de Radikal: “Hocaya (T.C. Başbakanı) bir hafta süre” manşetleriyle darbe öncesinde ‘kadim misyon’larının gereğini yerine getirmişlerdi.

Ak Parti iktidarıyla beraber Türkiye’nin demokratikleşmesi ve ‘yeni’leşmesi sürecinde bir ivme yaşansa da bu ivmenin tedrici gerçekleşmesinin en büyük nedeninin ‘malum medya’ tarafından Türkiye toplumuna yıllarca enforme edilen sanal korkulardan oluşan psikolojik bariyerler ve bagajlar olduğunu da biliyoruz.

Medyanın yarattığı bu psikolojik bariyerlerin ‘çözüm süreci’nde de karşımıza çıktığını görüyoruz. 25 yıl boyunca PKK liderini “bebek katili” şeklinde sunan, PKK’lileri ‘leş’ diye tanımlayan medya, 25 yıl sonra devletin, ölülerini ‘leş’ diye, liderini ‘bebek katili’ diye tanımladığı PKK ile masaya oturmasıyla bocalamış, barışa hazırlıksız yakalanmış, bugüne kadar kullandığı dili değiştirmek durumunda kalmıştı.

21 Mart 2013’e kadarki bütün Newroz’ları tahrikkâr ve psikolojik şiddet diliyle batı kamuoyuna servis eden medya, 21 Mart 2013 Newroz’unu (mecburen) canlı yayınlamış, Öcalan’ın mektubunun okunmasını -Kürtçesini bile- kesmeden izleyicilere aktarmıştı.

Kabul etmek gerekiyor ki,  akîl insanların ‘barış’ gibi dünyanın en ahlaklı, en masum, en saf ve en hayırlı girişimini bile halka anlatmak ve onları barışa ikna etmek için yollara düşmek zorunda kalmasının en büyük müsebbibi medyadır, medyanın (ötekileştirici dil, şiddet dili) Türkiye toplumunun hafızasına enjekte ettiği zehirdir.

Bir taraftan ‘barış’ inşa ediliyorken, TSK asıl işine -yani kışlaya- dönüyorken, Türkiye’deki vesayet kurumları demokratikleşiyorken, özgürlüklerin, kişi hak ve hürriyetlerinin önü açılıyorken, diğer taraftan bütün bu ‘yenileşmelere’ hazırlıksız yakalanan veya bu ‘yenileşme sürecine direnen’ bir medyamız var.

Türkiye’deki olağanüstü dönemlerin, ara rejimlerin, müdahalelerin ve bugüne kadar süregelen bütün toplumsal mühendislik projelerinin öncesinde psikolojik zemini oluşturan, topluma korku salan ve bir ‘kurtarıcı ihtiyacı’ hissi yaratan medya, ısrarla bu tutumunu değiştirmemektedir.

27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta ve 27 Nisan’da medyanın tavrı ve üstlendiği misyon ne ise, 7 Şubat ve 17 Aralık’taki tavrı ve üstlendiği misyon da o’dur.

Türkiye bütün kurumlarıyla değişiyorken, ‘malum’ medya ‘eski kalmak’, değişmemek için direniyor. Yeni Türkiye’nin eski medyası olmak için elinden geleni yapıyor.

Sonuç olarak, bugün Türkiye’nin demokratikleşmesinin, kalıcı bir barışın tesis edilmesinin, siyaset kurumunun güçlenmesinin, sivil siyasetin ve milli iradenin gelişmesinin önündeki en büyük engel ne TSK’dır, ne Yargı’dır, ne de Emniyet.

Bugün en büyük engel ‘medya’dır.

Paralel devletin de, vesayetçilerin de, toplum mühendislerinin de en büyük destekçisi ve en büyük aracı kurumu ‘medya’dır.

Bugüne kadar gerçekleşen olağanüstü dönemlerin tamamını derinlemesine analiz edin, medyanın nasıl bir rol üstlendiğine bakın, sonra kendinize ‘malum medyanın bu dezenformasyonları olmasaydı ne olurdu’ diye sorun. Kendinizi şu cevabı verirken fark edeceksiniz: ‘evet, malum medyanın bu dezenformasyonları, yalanları ve manipülasyonları olmasaydı, Türkiye bu kadar acı çekmezdi’

Evet, sonuç acı ama gerçek..

Toplumlar artık medyanın, özellikle sosyal medyanın anlık verileriyle, haberleriyle, (doğruluk süzgecinden geçirmeden) bilgileniyor. Her şey çok çabuk gelişiyor. Stratejiler, eskisinden çok daha fazla ‘algı mühendisliği’ üzerinden kuruluyor. Algı oluşturan, algı oluşturma gücünü elinde barındıran istediği operasyonu yapma gücüne de sahip oluyor. Bir süre sonra laboratuvarda üretilmiş algılar, olgular-ımız-a dönüşüyor.

Dolaysıyla medya(mız?) demokratikleşmeden, yenileşmeden, Türkiye demokratikleşemez, yenileş(e)mez.

Demokratik bir Türkiye’nin yolu, halkın yanında olan, siyasi angajmanları olmayan, sermayenin tarafını tutmayan, ideolojisi olmayan, olayları çarpıtmadan, yönlendirme yapmadan tüm gerçekliğiyle ortaya koyan demokratik bir medyadan geçiyor.

Böyle bir medya Türkiye’nin en hayati ihtiyacıdır.

Yeni Türkiye’nin Yeni Medyası..

Bayram Zilan

Dünya Demokrasi Hareketi

Genel Başkanı


2014, ELDE VAR ‘BARIŞ’

06 Ocak 2014  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8Neredeyse 30 yıldır binlerce gencin cenazesinin konulduğu soğuk musalla taşlarına, cenaze başında her birimizin yüreğini yakan annelerin gözyaşlarına, acılı ailelere, henüz babasını kaybettiğini bile anlamayacak yaşta olan minik yetimlere, hayatının baharında dul kalan gencecik kadınların kocalarının üzerine atılan toprağı izleyen çocuklarına hem anne hem de baba şefkatiyle sarılmaya başladığı o acı dolu anlara tanıklık etmeyeli 1 yıl oldu.

Tam 1 yıldır, ateş düştüğü yeri yakmıyor. Kazananı olmayan savaşın ardından gelen barışın kaybedeni de var elbette. Ancak barışın öncelikli kazananları “bugün yaşayan gençler”dir. Ölümlerin sayısallaştığı duygudan yoksun iğrenç istatistikler bir yana, çözüm süreci çok değil sadece 2 yıl önce başlasaydı, toprağa verilen 2000 genç bugün hayatta olacaktı.

Türkiye, çözüm süreciyle beraber  “Siyasi Mühendislikler Tarihinin Sonu”nu yaşıyor. Laboratuvarda üretilmiş kadim korkuların toplumsallaşmasını sağlayanların, bu korkular üzerinden pekiştirdikleri vesayet sisteminin çöküşünü müjdeliyor çözüm süreci. “Rutin dışılıkların rutinleşmesi”ne vesile olan bu kirli savaşın rantına talip olanları boşa çıkartan, terörle mücadele maskesi altında paralelliklerini tahkim edenlerin maskesini düşüren, yıllarca “barış neden olmalı” diyenlerin, tam barış görüşmelerinin başladığı bir anda Kandil’e, Diyarbakır’a “barış neden olmamalı”yı anlatmaya gitmesine neden olan ve bugüne kadar fi tarihinde söylediği sıradan bir cümleyle demokrat kimliği kazanmış bütün yorgun demokratları malulen emekliliğe sevk eden bir süreç bu.

7 Şubat kriziyle başlayan, çok uluslu 17 Aralık operasyonuyla devam eden müdahalelerin birinci nedeni olan çözüm sürecinin kaybedeni de var elbette..

Siyaseti dizayn etmek isteyenlere önemli bir işlevsellik sağlayan savaş koşulları, kaos, kan ve gözyaşının bitmesi bugün yaşayan gençlerin yarın da yaşayabilmesini sağlarken, siyaset mühendislerinin hayat bulduğu virüsün ölmesine neden oluyor. Bu durum hayatını savaşın iğrenç rantı üzerinden idame ettiren uluslararası baronları saldırganlaştırıyor.

Geçimini yangın söndürmekle sağlayan bir itfaiyecinin ateşle olan diyalogu ile geçimini yangın sonucu yaşanan acılar üzerinden sağlayan baronların ateşe olan muhtaçlığı arasındaki ince nüansı fark edebilmek ferasetle nazar eden vicdanlı insanlara düşer. Bir itfaiyeci ateşi söndürmek için beklerken, ateşten zarar görenleri kurtarmayı hedeflerken bir baron ateş çıkmasını bekler, yanan ateşi söndürmeye gelen itfaiyeciyi de bu ateşle yakmayı hedefler.

Türkiye’de vuku bulan son hadiselerin özeti de budur. Mücadele “ateşi söndürmek isteyenler” ile, “ateşi sürdürmek/tekrar yakmak isteyenler” arasında geçiyor.

Bu ateşin kalıcı olarak sönmesi demek, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve 76 milyonun 1.sınıf vatandaş olması demek. iç sorunlarını çözmüş Türkiye’nin dünyada önemli bir “aktör” olması demek. İşte bu “Siyasi Mühendislik Tarihinin de Sonu” demek.

Bunun için çok çetin bir mücadeleye müşahede ediyoruz. Bugüne kadar barış için atılan bütün adımları durduranlar, süreci sabote edenler, yine aynı şekilde cari çözüm sürecini de sekteye uğratacaklarını düşünüyorlar. Bunda da haklılar. Çünkü şimdiye kadar defalarca sekteye uğrattılar. Ancak hesaba katmadıkları bir şey var. Son Çözüm Süreci ile bundan önceki süreçler arasında önemli bir fark var.

Bu süreci ayakta tutan 3 tane sacayağı var. Bunlar 1-Başbakan Erdoğan 2-Abdullah Öcalan 3-Halk Desteği dir. Çözüm Sürecinin bugüne kadar yıkılmamasının en önemli nedeni bu 3’lü sacayağıdır. Her üç sacayağı da süreci var gücüyle desteklemekte ve ayakta durmasını sağlamaktadır.

Türkiye halkının ve bilhassa Kürt hareketinin bütün bileşenlerinin bu durumu iyi analiz etmesi, mevcut krizi devleti rutin dışılıklardan ve rutin dışıcılardan temizlemek üzere bir fırsata çevirmesi, bunun için de Ak Parti ile güçlü bir ittifak kurması gerekmektedir. Bu ittifak, hem Türkiye Partisi olması, hem normalleşme sürecinde geçmişte yaşanan bütün mağduriyetlerin giderilmesi, hem de ‘Yeni Türkiye’ inşasının en önemli mimarı olması için Kürt hareketine tarihi bir fırsat sağlamaktadır.

Türkiye toplumunun kaderi ‘çözüm süreci’ne bağlıdır. Bunun için 2014 Yerel Seçimlerine kadar barışı bozmaya çalışacaklar. Gençlerin cenazeleri tekrar soğuk musalla taşlarına konana kadar ellerinden geleni ardlarına koymayacaklar.

Bu oyunu bozmak öncelikle barışın en önemli sacayağını oluşturan sivil topluma düşüyor.

Yıl 2014, elde var “barış”

Bu kez “elimizdeki barışı” elimizden almalarına müsaade etmeyelim.

Barışa, barışımıza, sımsıkı sarılalım, direnelim.

Yaşam Direnmektir. Berxwedan Jiyane

Bayram ZİLAN

Dünya Demokrasi Hareketi

Genel Başkanı


Neodarbecilere de, Yolsuzluklara da Karşı Olmak

23 Aralık 2013  
Kategori: Bayram ZİLAN

9603c8bc750a646f1e46522e84161ee8Türkiye’de yaşayan bir bireyseniz ve unutkanlık gibi bir probleminiz yoksa mühendisliklerle, darbelerle, muhtıralarla, “sandık dışı müdahalelerle” seçimle iş başına gelmiş iktidarlara ayar verildiğini, balans ayarları yapıldığını, hükümetlerin baskı altına alındığını ve halkın talepleri hiçe sayılarak egemen güçlerin isteği doğrultusunda dizayn edildiğini hatırlarsınız.

Eğer 1960’ı hatırlamazsanız 71’i, 71’i hatırlamazsanız 80’i, onu da hatırlamazsanız 28 Şubat’ı, 27 Nisan’ı mutlaka hatırlarsınız. “Ben bütün bunları hatırlamıyorum” diyorsanız eğer, Gezi kalkışmasının ve son operasyonların sandığa giderek seçtiğiniz iktidara karşı yapılan birer “siyaset mühendisliği” olduğunu bilmenizde fayda var.

Çünkü seçtiğiniz Başbakanın atadığı İçişleri Bakanının, Emniyet Müdürlerinin ve MİT’in yapılan son operasyondan haberi olmadı. Operasyonu yapanların, bu operasyonu üstlerine, amirlerine bildirme gibi bir “nezaketi” de olmadı.

Yaşananlar, önceden idmanı yapılmış bir “torba operasyon” görüntüsü veriyor. Birbirinden bağımsız 3 farklı dosya birleştirilerek aynı anda düğmeye basılıyor. 500 sayfalık fezleke -THY’ye rakip olacak bir hızda- sadece 2 saatte yazılıyor. Kır saçlı liberallerin öğrencileri sosyal medyadan bunun dalga dalga devamının geleceğini söylüyor.

Burada cevaplanması gereken soru, siyasi mühendisliğin neden “yolsuzluklar” üzerinden yapılmaya çalışıldığıdır?

Çünkü “yolsuzluklarla mücadele” ilkesi, Ak Parti kurulduğu günden bugüne kadar Başbakan Erdoğan’ın vurguladığı 3Y ile mücadele ilkesinden (yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar) birisidir.

Çünkü Ak Parti hükümeti, kendisinden önceki koalisyon hükümetlerinin bıraktığı ekonomik, sosyal, siyasal ve demokrasi enkazı üzerinden bir program geliştirdi, bu programa uygun söylemler geliştirdi, bu söylemler ile seçmen karşısına geçti ve en nihayetinde iktidar oldu.

Çünkü Ak Parti’nin her seçimde oylarını yükselterek çıkma sebeplerinin başında ekonomik istikrar geliyor. Bu istikrara gerekçe olarak “yolsuzluklarla mücadele” gösteriliyor.

Çünkü Başbakan Erdoğan bütün seçim konuşmalarında kendilerinden önceki iktidarların “yolsuzluklara bulaştığını ve bu nedenle ülkeye yatırım yapamadığını” dile getirdi. Kendileriyle, diğer siyasi partiler ve iktidarlar arasına bir “yolsuzluk sınırı” çizdi.

Dolaysıyla “yolsuzlukla mücadele” bugüne kadar Türkiye halkının hafızası da hesaba katıldığında Ak Parti’nin en büyük kazanımlarından biri oldu. Seçmenler; Ak Parti iktidarının yolsuzluklarla mücadelesinden dolayı yatırım yapabildiği, ekonomik istikrarı sağladığı, enflasyonu düşürdüğü noktasında hem fikir.

Bu ‘hem fikirlik’ Türkiye halkının yeni hafızasıdır. İşte ‘siyaset mühendisleri’ operasyonlarını tam da bu ‘yeni hafıza’ üzerine inşa etti.

Artık Türkiye’de siyaset kurumuna tank paletleri, silah namluları ile değil, sakla samanı gelir zamanı niyetiyle kıyıya köşeye atılmış kasetler, yolsuzluk dosyaları marifetiyle balans ayarı yapılıyor.

İşte bu müdahale biçiminin adı “Neodarbe”dir. Bunu yapanların adı da “neodarbeciler”dir.

Peki ‘neodarbeciler’e karşı yapılması gereken nedir?

Doğrusunu isterseniz iktidarın, iktidara yakın bazı gazetelerin ve bu gazetelere yazı yazan yazarların yaptığı teşhisin doğru, ancak verdikleri reçetelerin eksik olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yaşadığımız süreç bir “kriz” olmakla beraber Türkiye’nin arınması için bir “fırsat”tır da aynı zamanda. Yolsuzluk dosyaları her ne kadar “mühendisler” tarafından servis edilse de, hukuki süreç tamamlanmadan ‘masumiyet karinesi’ ilkesi gereği herkesin ‘masum’ olduğu gerekçesi olsa da, Başbakan Erdoğan’ın soruşturma sonuçlanana kadar kabinesindeki ‘ilgili bakanları’ kesinlikle açığa alması gerekir-di.

Bu krizin fırsata dönüşebilmesinin 1. Yolu ‘Bakanların açığa alınmasıdır.’ Bu aynı zamanda Başbakan Erdoğan’ın elini güçlendirir. Sonrası tamamen ‘algı yönetimi’yle ilgilidir.

Ne olursa olsun, bu ülkenin elde ettiği kazanımları boşa çıkarmaya, bu noktaya gelmesi için gecesini gündüzüne katarak çalışan, fedakâr ve cefakâr insanların emeğini zayi etmeye, bugüne kadar yapılan her türlü müdahalelere karşı -hiçbir beklentisi olmadan- göğsünü siper etmiş insanları hayal kırıklığına uğratmaya ve ‘davamız’a ihanet etmeye “hiç kimsenin hakkı” yoktur.

Bunun gereğini yapmak Başbakan Erdoğan’a düşer.

Bize düşense hem ‘neodarbecilere’ hem de ‘yolsuzluklara’ karşı durmaktır.

 

Bayram Zilan

Dünya Demokrasi Hareketi

Genel Başkanı


Sonraki Sayfa »